Eğitim sisteminin bitmeyen krizi: Özgür Emekçiler Üniversitesi’ne ihtiyacımız var

0
557

Burjuvazinin programı: Reformun revizyonu!

Eğitim sistemini piyasanın ve do­layısıyla özel sermayenin çıkarlarına terk eden hükümet, kaçınılmaz ola­rak onun anarşik yapısından nasibi­ni alıyor. Reformlarda revizyonlar, revizyonlarda düzenlemeler! Özetle, eskisinin kötü bir kopyası! Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, hâlihazırda bir oku­la devam etmekte olan hemen herkes eğitim, öğretim hayatı boyunca en az bir reform ya da benzerine denk gel­di. Bu önerme üzerinden iki ana eksen belirleyebiliriz: Birincisi, burjuvazi­nin sürekli değişen ihtiyaçlarına göre şekil alan bir eğitim sistemiyle karşı karşıyayız. Ve ikincisi bu ihtiyaçlara paralel olarak, istisnasız hepimiz, sü­rekli değişen parametrelere göre ölçülüyoruz ya da değerlendirme­ye tabi tutuluyoruz. Basitleştirerek söyleyecek olursak, hepimiz bir sınava hazırlanıyoruz. Tüm haya­tımız test kitaplarına, sınavlara ve optik okuyuculara hapsedilmiş du­rumda! Pekiyi sonucunda ne elde ediyoruz? Lisans, yüksek lisans, sertifika programları, yetkinlik belge­leri… Ya sonra? Diplomalı işsizlik!

Son yıllarda hayata geçirilen 4+4+4 eğitim sistemi ve T.C. Devleti’nin de imzacısı olduğu Bologna Anlaşması dâhilinde bir­kaç temel kavram hayatlarımızı belirlemeye başladı: “Yaşam boyu öğrenme”, “Kalite Standardı”, “Giri­şimci Üniversite-Girişimci Öğrenci”. Okullarımızdaki salonlar kiralanıyor, hâlihazırda birçoğu beton yığını olan ve hiçbir sosyal aktivite için elverişli olmayan bahçelerimiz otopark olarak kullanılıyor, katkı payı ya da bağış adı altında hepimizden paralar topla­nıyor ancak kimi zaman sınıflarda te­beşir bulmak dahi mümkün olmuyor. Üniversite yurtları kapatılıyor yerine TEKNOPARK’lar açılıyor. Üniversite içinde öğrencilere ait olan alanlar orga­nizasyon şirketlerine peşkeş çekiliyor, konser alanı olarak kullanılıyor. Kimi üniversite, salonlarını TV kanalları­na stüdyo niyetine kiralıyor. “Kariyer Günleri” adı altında şirketler ucuz iş gücü avına çıkıyor. Yemekhanelerde taşeron şirketlere kalitesiz yemekler fahiş fiyatlardan servis ettiriliyor. Bu arada taşeron işçiler herhangi bir gü­venceden yoksun bir şekilde çalıştırı­lıyor, işten atılıyor. Kantin zamları, kimlik kontrolleri, kameralar, özel güvenlik birimleri, soruşturmalar, tu­tuklamalar, vs. İlk anda aklımıza gelen bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Pe­kiyi ama hepimizin gündelik hayatın­da yaşadığı kimi zaman öfkelendiği, kimi zaman bıkıp umursamadığı ama istisnasız hepimizin hayatına doku­nan bu örnekler ne anlama geliyor?

Neoliberal dönüşümün anlamı: Geleceksizlik

Türk burjuvazisi dünyadaki geliş­melere paralel olarak Özal hükümet­lerinden beri bir neoliberal dönüşüm programı uyguluyor. Neoliberalizm kabaca, “devletin küçülmesi” safsata­sı altında başta eğitim ve sağlık olmak üzere, kamunun sosyal harcamalardan tamamen çekilmesi ve bunun yerine kamu kaynaklarının özel sermayeye krediler, teşvikler, vs. aracılığıyla peş­keş çekilmesi anlamına gelir. Başba­kan her seçim döneminde eğitim ve sağlığa bütçeden ayrılan payın AKP hükümetleri döneminde düzenli ola­rak arttırıldığını söylüyor. Doğrudur, bütçeler artıyor! Ancak okullardaki işçi ve öğrenciler yararına değil! Eği­tim-öğretimi bir yatırım alanı, ha­yatlarımızı kâr güdülerinin basit birer fonksiyonu haline getiren patronlar yararına! Krediler ve teşvikler hayat­larımıza butik üniversiteler, kapatılan devlet yurtları, birer ucuz iş gücü kay­nağı haline getirilen meslek liseleri, yemekhane ve ulaşım zamları, kesilen burslar, fahiş fiyatlarla ve sağlıksız ko­şullarda barınma, bütün bunların so­nunda ise alabildiğine genişleyen bir gelecek kaygısı olarak dönüş yapıyor. Eskiden öğrenciliğin örtülü işsizlik ol­duğunu söylemekle yetinirdik. Şimdi bu tespite bir ek yapmanın vakti geldi.

Gitgide daha çok sayıdaki öğrenci okurken hayatta kalabilmek için yarı zamanlı ya da geçici işlerde, bir tür özel istihdam bürosu işlevi gören taşe­ron ajanslar bünyesinde ve tamamen güvencesiz bir biçimde çalışmak zo­runda kalıyor. Yani, her geçen gün öğ­rencilikle işçilik iç içe geçiyor fakat bir­çoğumuz buna rağmen açlık sınırının altında yaşam sürmek zorunda kalıyo­ruz. Cumhurbaşkanı ise, okulu uzatan öğrencilerin üniversitelerde karışıklık çıkardığına dair demeçler vermekten geri durmuyor. AKP hükümetleri dö­neminde lise ve üniversitelerde polis ve ÖGB şiddetine maruz kalan, hakkında soruşturma açılan, okuldan uzaklaştı­rılarak eğitim hakkı gasp edilen, tutuk­lanan öğrencilerin haddi hesabı yok.

Birçoğumuz işsiz kalma korkusuyla lisans eğitimini tamamladıktan son­ra yüksek lisans, doktora, vs. prog­ramlarına devam ediyoruz. Ama o yolun sonu da 4-C ve 50-D yasaları­na çıkıyor. Yani kadrosuz, sendikasız başka bir deyişle güvencesiz ve esnek koşullarda çalışmaya. Özetle, günü­müzde öğrencilik en iyi ihtimalle yoksulluğun ve yoksunluğun örtülmüş halidir. Tünelin ucunda ise apaçık bir şekilde işsizlik ve yoksulluk vardır!

Özerk Demokratik Üniversite değil Özgür Emekçiler Üniversitesi

Türkiye solunun yaklaşık yarım asır­dır öğrenci gençliğe sunduğu perspek­tif “Özerk- Demokratik Üniversite” olageldi. Bu süre zarfında burjuvazinin ihtiyaçları ve eğitim anlayışı birçok kez değişiklik gösterdi. 24 Ocak 1980 ka­rarlarıyla neoliberal özelleştirme poli­tikaları ilan edildi. 2 kez askeri muhtı­ra verildi, bir askeri cunta gerçekleşti, Yüksek Öğretim Kurumu kuruldu.

Tek başına özerklik kavramı dahi bir yerlerden sistemle bağ kurmakta olduğunu itiraf ediyor. Bugün gelinen noktada ise üniversiteler Yeni YÖK Taslağı kanalıyla bizzat burjuvazi ta­rafından özerkleştiriliyor. Hemen belirtelim üniversiteyi mali olarak özerkleştirme anlamına gelen bu giri­şim yukarıda bahsettiğimiz gibi esas olarak devletin kamusal eğitime ayır­dığı kaynakları özel sermayeye teşvik ve kredi olarak aktarması anlamına geliyor. Aynı taslakta YÖK’ün akıbeti belirsizliğini korusa da üniversitenin idari olarak devletten özerkleşmesi, ancak yine idari olarak “mütevelli heyeti” benzeri oluşumlarla sınai ve mali sermayeye göbekten bağlan­ması gündeme alınıyor. Bu şartlar altında akademik özerkliğin müm­kün olup olmadığını tartışmaya bile gerek yok! Ancak bu noktada “aka­demik özerklik” ile “bilimsel özgür­lüğün” aynı anlamda kullanılmadı­ğının da altını çizmekte fayda var.

Öğrenim hayatımız boyunca mutlaka, “Bu öğrendiğim hayatta ne işe yarayacak?” sorusunu sormu­şuzdur. Birçoğumuzun bu soruya tatmin edici bir yanıt alamadığını söylemek de yanlış olmaz. Kabaca cevap vermek gerekirse, bu durum eğitimin üretimden ve dolayısıyla ya­şamdan tümüyle kopuk bir tarzda or­ganize edilmesinden ileri gelmektedir. Özgür Emekçiler Üniversitesi bir bü­tün olarak toplumun yeniden düzen­lenmesi, eğitim ile üretimin, okul ile fabrikaların, işçi ile öğrencinin, kent ile kırın iç içe geçmesi, birbirine dönüş­mesi, birbirini beslemesi yolunda bir araçtır. Bu anlamıyla durağan ve kapalı bir yapı olmayacaktır. Toplumun tüm ezilen kesimlerine açık ve onların ihti­yaçlarına dönük bir kurum olacaktır. Bununla beraber, altında gelişeceği işçi demokrasisinin ihtiyaçları değiştikçe kaçınılmaz olarak biçim değiştirecek­tir. Ancak bu, yine işçi ve öğrencile­rin kontrolünde mümkün olacaktır. Bilimin, eğitimin ve eğitim kurumla­rının özgürleşmesi bu koşula bağlıdır. Üretici güçler (insan, doğa ve teknik) burjuvazinin boyunduruğundan kur­tarılmadan bilimin, eğitimin ve üniver­sitenin özgürleşmesi mümkün değildir!

CEVAP VER